Bu günlerde herkes siyasetten konuşurken…

Baştan hiç kimseyi desteklemediğimi beyan ettikten sonra bir kaç noktaya değinmek istiyorum:
Malumunuz siyaset yapmak, toplumun ihtiyaç ve beklentilerini siyaset diline tercüme ederek, onları uygulanmak üzere kanunlaştırmaya çalıştırmaktır.
Dolayısıyla siyaset yapacaklar, öncelikle toplumun fotoğrafını bir bütün olarak görmeye çalışmalı. Ve bunu yaparken sevdiği renkten gözlüğünü bir yana bırakıp, toplumu olduğu gibi gösteren gözlükle gözlemlemek.
Sonra toplumu yönetip bir tarafa sevkedenlerin, hangi yolu tercih ettiklerini ve o yolun sonunu siyasi ferasetleriyle görüp göstermek.
Toplumun temek ihtiyaçlarının tespit edilmesi ve aciliyetine göre önceliklerin çözülmek üzere sıralandırılması.
En önemlisi toplumu cidden önemseyip, sinesinden yükselen seslere kulak kesilmek. Acizane gördüğüm ve çoğunuzun malumu olan fotoğrafı sizlerle paylaşmak istiyorum:
Kavimler açısından!
Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlının bakiyesi olması hasebiyle irili ufaklı onlarca kavimden meydana gelmektedir. Bugün itibariyle Türkiye toplumunda yer alan topluluklar, kendilerini iki ana kavmin kimliğinden tanımlamaktadırlar; Türk ve Kürt! Burada kavmi kimlikten bahsediyorum.
Cumhuriyet döneminin politikalarının neticesi olarak, onlarca ufak kavim kendilerini geçerli meta olan Türklük ve Türk kimliği üzerinden tanımlamaya çalışmaktadırlar; buna hatırı sayılır bir oranda kürt de dahil olmak üzere.
Bunun yanında İskandinavya ülkelerinin nüfusunun tamamına tekabül edecek bir oranda halk, hala kendisini resmi dayatma ve söylemim dışında Kürt olarak tanımlıyor ve değişik metodlarla mücadele ve kavgasını veriyor.
Mevcut durum!
Siyaset bütün gücüyle Türklük söylemine sarılmış olup, bu meyanda içeriden ve dişarıdan Türklüğe kasteden düşmanlarla kuşatıldığını deklare edip, toplumu biraz İslam soslu Türk kavmiyetçiliğiyle gütmeye çalışıyor. Bu siyasete direnen herkes, haliyle vatan hayini ve terörün destekçileri bağlamında değerlendiriliyor.
Din ve dindarlık açısından!
%90ların üstünde rakamlarla karşılaşırız, bire bir toplumun dinini sorduğumuzda. Tabiki İslam dininden bahsediyoruz… gırtlağına kadar küfri bir yaşam tarzına saplanmış olan bir islam toplumu…
Dinini praktiğe dökenler açısından (namaz, oruç gibi), %10lara düşecek kadar korkunç bir tenakuzla karşı karşıya kalırsınız. Sünnilik ve alevilik gibi mezhebi alt konular da bunun tuzu biberi…
Mevcut yönetim!
Manevi açıdan böyle ölümcül hastalığa yakalanan topluma ’maşaallah, barakallah, müslüman dediğin böyle olur!’ dercesine, mevcut yapıyı islami bir söylem üzerinden meşrulaştırmayı ve bu tarzda toplumun muhayyel dindarlık özlemini gidermeye çalıştığını görüyoruz.
Kutuplaşma açısından!
Toplumun seçim havasına girdiği şu an itibariyle, çok keskin çizgiler göze çarpmakta. Böyle bir ortamda hakikati hak adına tartışma imkanını pek bulamıyorsunuz. Mevcut yapılardan birisiyle ittiham edilip, içerik açısından dikkate bile alınmıyorsunuz. En samimi bildiğiniz insanlar tarafından bile, geçerli söylemi tekrarlamadınız mı ötekileştirilebiliyorsunuz.
Mevcut siyasi tutum!
’Yerli ve Milli’ olup olmamak gibi söylemler üzerinden mezkur kutuplaşma daha da belirgin hale getiriliyor. Gün itibariyle, toplumun en azından yarısı, bu yerlilik ve millilik zırhından mahrum durumda; dolayısıyla kendilerini hedef kitle görmemeleri için hiç bir neden yok…
Ekonomi
!
Bu konuda toplumun en ilgisiz bireyi bile, tecrübeye dayalı bilgisiyle işlerin pek yolunda gitmediğini gayet iyi biliyor.
Sizleri kafa karıştırıcı istatistiklerle yormadan, kendi yaptığım bir yatırımdan bir iki soru sorarak durumu anlatmaya çalışayım.
Soru 1:
Bendeniz 60.000 Euroya aldığım bir evi 2 küsür sene sonra ancak 40.000 Euroya satabiliyorsam, ne kadar zarar etmişim? el-cevap: 20.000 Euro.
Soru 2: Eger kaybettiğim 20.000 Euro ile kendimi iki sene boyunca maaşa bağlasaydım aylığım kaça gelirdi? El-cevap: 4000 küsür ytl.
Soru 3: Benim iki sene boyunca 4000 küsür aylığımı kim çaldı? Harcadıysa, nereye ve nasıl harcadı? Bunun da cevabı malum…
Bu arada çöp toplayanların sayısında hiç azalma olmadığını, fakirin hala kirasını ödeyemediğini, asgari ücretin neye tekabül ettiğini vs. gibi altından kalkamıyacağımız soruları zaten sormaya gerek bile yok…
Yönetim açısından Ekonomi!
Onlara sorarsanız cevabı basit; memleketi üçüncü dünya savaşında kapıştığı düveli muazzama ile parçalamadan sahili selamete çıkarmayı başardık ya! Mesele memleketse, gerisi teferruat..
Şimdi daha bir çok konuyu ameliyat masasına almak gerekecek. En azından siyaset sahnesine atılacaklar için detaylı bir değerlendirme zorunluluk arzeder. Fakat bunu bir yazıya sığdırmak hem sıkıcı, hem de uzatacağı için burada kesip öneri faslına geçmek istiyorum:
Yeni yönetime talip olanlar, nebaan ettikleri kaynaklarının aksine çoğulcu, katılımcı, kuşatıcı ve rejim açısından şimdiye kadar riskli olanı konu seçerek işe adam gibi omuz verseler belki bir nebze toplum nezdinde inandırıcı olurlar.
Özellikle Kürtler ve Kürtçenin geleciğiyle ilgili mutlaka bir ajandaları olmalı; çünkü kürt coğrafyasında kandan ve gözyaşından geçilmiyor.
Fakr u zarurete mutlaka inandırıcı vaatler verilmeli ve istikballerini temin edecek maddi projeler geliştirilmeli.
Mesela şimdiye kadar savaşa aktarılan kalem, fakr u zarurete ayrılsa kaynağın çoğu bulundu bile.
Hırsızlıkları da bir nebze alt seviyeye çektiniz mi geri kalanı hallolur.
Topluluklar arasındaki anlaşmazlıkların temelinde cehalet ve birbirini tanımamak yatıyor. Dolayısıyla nesillerimize, ayrıcalıklarımızı birbirine anlatan ve zenginlik olarak sunan ciddi -başta eğitim sisteminde- bir entegre programı.
Dini İslamın – ki medarı hayatımız ve ruhumuzun ruhudur- hakikatini delilleriyle çocuklarımızın ve gençlerimizin anlayış ve bilgi seviyesine indirgenmiş tarzıyla yeniden sunmak ve bu kadrolara yatırım yapmak. Aklı ve kalbi bir arada sağlam kişiliklerden bahsediyoruz…
Yalanın, aldatmanın, suiistimalin, zülmün, dayatmanın ve tek tipleşmenin ünvanı haline gelen siyaseti, gerçek mecrası olan sadık hizmetkar lakabına layık hale getirmek.
20180424 Heby

Lämna ett svar

Pin It on Pinterest