Mehmet KAYA DİN ANLAYIŞI: B. RESUL / SÜNNET

Tek din koyucu / şari’ olan Rabbimiz genel anlamda bizi bağlayan ve yolumuzu aydınlatan ilkeleri ortaya koymuştur. Bunlara iman ederek yolumuza devam ederken başka bir sorunla karşılaşıyoruz: Pratiklerimizin dayanağı ne olacak, pratiklerimizin ve ibadetimizin biçimi ne olacak? Manasikimizi nasıl yapacağız? Çünkü Kur’an-ı Kerim bir kavldır / ahsan’ül-hadistir (en güzel söz) / sözdür. Her şeyi nasıl yapmamız gerektiğini bize açıklanmamıştır. Yani namazı şöyle kılacaksınız, haccı şöyle yapacaksınız vs. İşte burada şöyle bir soru ile karşı karşıya geliyoruz: Dinimizi yaşarken, dinimizin şahitliğini yaparken her şeyi Kur’an’da bulabilir miyiz? Bu konuda Resul (a) misyonu ve fonksiyonu nedir?

Dinin Kur’an’da bulunduğunu şüphesiz biliyoruz. Fakat bu dinin şahitliğini yapma hususunda problemlerimiz olabilir. Dinin pratiğini ortaya koyarken modelimiz ve örneğimiz kim? Burada Allah’ın Elçisi (a)’nin konumu nedir?

Şunun bir kere doğru anlaşılması gerekiyor: Kur’an-ı Kerim bir sözdür. Pratiklerin nasıl yapılacağına dair detaylar içermiyor. Yani Yüce Rabbin indirmiş olduğu din, daha çok bir nazariyedir. Onu pratize etme yetki ve sorumluluğu kimindir? Bu da bu çalışmanın sonraki bölümlerinin konusudur. İnşallah orada detaylıca üzerinde duracağız. Ancak burada, peygamber vahyi aldığında nasıl bir davranış içerisindedir onu biraz incelemeye ihtiyaç var sanırız.

Yukarıda yüce Rabbimizin insanları yarattıktan sonra onlara mesajlar gönderdiğini bir kısmının bu mesajı kabul, bir kısım insanların ise bunu reddettiğini yazdık. Peki mesajı alan peygamberlerin tavrı ne olmuştur?

Kitaptan sorumlu olduğumuz bilinen bir gerçekliktir. Hem elçiler hem de gönderildikleri toplulukları hesaba çekileceğini yine Rabbimiz bize bildiriyor (7. Araf:6). Bizim kitaptan anladığımız, peygamberler daha önce kendilerine vahyin indirileceğini bilmeyen, daha sonra vahiy indikten sonra, o vahyi yaşamak sorumluluğu olan Allah’ın kulları ve elçileri olduğudur. “Ben ancak bana vahyedilene uyarım, ya da sana vahyedilen uy” tarzındaki ayeti kerimeler peygamberlerin de yüce Allah’tan aldıklarına bağlı olduklarına onu uygulamakla yükümlü olduklarını anlıyoruz.

Vahyi alan peygamber yüce Allah’ın teşrideki ortakları değil, onun kulları ve elçileridirler. Ondan aldıkları vahyi pratize etme ve kendi toplumlarına gösterme sorumlulukları vardır. Bu çerçevede peygambere itaat olgusu aklımıza gelmektedir. Peygamberler yüce Allah’tan aldıklarını alıp uygularken, diğer müminler de onlara itaat etmeleri gerekir. Bu da ilahi bir emirdir. Ve o zaman peygambere itaat Allah’a itaat anlamına geliyor.

Peygamberler bağımsız teşri kaynağı değiller. Yüce Allah’tan aldıklarını yaşamak durumundalar. Ve çerçevede onların sünnetleri vahyin bir şahitliği oluyor. Peygamberimiz Muhammed (a) açısından düşünecek olursak, onun sünneti Kur’an’ın uygulamasıdır. Vahiy ve pratik birbirinin zıddı iki olgu değil birbirini tamamlayan şeylerdir. Birisi teori, diğeri pratiktir. Birisi söz, diğeri şahitliktir.

Yüce Rabbimiz doğru yolu bulmamız için indirmiş olduğu mesajı takip etmemizi istiyor. Ona alternatif olabilecek bir şeyin olmadığını, zan taşıyan bilgilerin vahyin yerini tutamayacağını bize bildiriyor. Bazı zanni bilgilerin Kur’an’a alternatif bir kaynağa dönüştürülmesi Kur’an onayladığı bir şey değildir.

“Rabbinizin katından size indirilene uyun, O’ndan başka önderlerin (velilerin) ardından gitmeyin. Ne kadar az tutuyorsunuz aklınızda bunu.” 7. Araf:3

”Bayağı insanlardan kimi de vardır ki, bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve onu eğlence yerine tutmak için laf eğlencesi (veya boş söz) satın alırlar. İşte onlar için aşağılayıcı bir azab vardır. Onun karşısında ayetlerimiz okunduğu zaman da sanki onları işitmemiş, sanki kulaklarında bir ağırlık varmış gibi büyüklük taslayarak yüz çevirir. İşte onu, acı verecek bir azab ile müjdele.” 31. Lokman:6-7

Vurgulamamız gereken şeylerden bir tanesi de sünnet ve hadisin aynı şeyler olmadığı gerçekliğidir. Yukarıda kısmen izah ettiğimiz ve aşağıda da üzerinde duracağımız gibi, sünnet bir pratiktir. Kur’an’ın pratiğidir. Hadis ise Peygamber (a)’a isnad edilen rivayetlerdir. Sünnet genel olarak, kitleler tarafından aktarılır, hadis ise çoğunlukla azınlıklar tarafından aktarılır.

Bir Müslüman, İslam kültürü adına bize gelen her ne varsa hepsini gözönünde bulundurup istifade etmesi gerekir. Hadisler ise daha ciddi bir şekilde tetkik edilip istifade edilmelidir.

Ayrıca sünnetin kaynağı nedir? diye sorduğumuzda, şu açık bir şekilde karşımıza çıkar: Sünnetin kaynağı Kur’an’dır. Bir sünnet Kur’an’a aykırı olamaz. Aykırı düştüğü yerde reddedilmelidir. Peygamber (a)’ın Kur’an rağmen uygulamamada bulunamayacağını biliyoruz. Sünnetin tespitinde temel ölçü Kur’an olmalıdır. Çünkü sünnet kaynağını ve bağlayıcılığını Kur’an’dan almaktadır.

Kur’an’ı merkeze aldıktan sonra, Peygamber (a)’ın sünnetinin bize ulaştırılmasında önemli bir yeri olan tarihi malzemeden (siyer, hadis, tefsir, tarih vb.) daha sağlıklı istifade edebiliriz.

Peygamberlerin Misyonu

Peki bu çerçevede peygamberlerin misyonu nedir? Biliyoruz ki peygamberlerin iki önemli misyonu sözkonusudur. Bunlar risalet ve şahitlik misyonlarıdır.

Risalet, yüce Allah’tan alınan mesajın ne eksiltilerek ne de artırılarak insanlara tebliğ edilmesidir. Eğer peygamber (a) bu çerçevede herhangi bir artırıma ya da eksiltmeye giderse, yüce Allah tarafından cezalandırılacağına dair uyarı alıyor. Bir peygambere vahye müdahalede bulunması yakışmaz ve yapmaz da. İnsanlara yüce Rab tarafından gönderilen mesajı olduğu gibi onlara iletirler. Mesajı iletirken de insanlardan korkmamaları gerektiği, Allah’ın onları insanlardan koruyacağına dair vaadi de Kur’an’da okuyoruz. Haddi zatında peygamberlik / elçilik de böyle bir şeydir. Yüce Allah’tan alınan mesajı olduğu gibi Allah’ın kullarına iletmek. Gayrisi iftira olur ki yüce Allah’ın cezalandıracağı bir şey olur. Peygamberlerin yapacağı bir şey de değil zaten. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de nice deliller sözkonusudur. Vahye herhangi bir eksiltmede ya da artırmada bulunmaları sözkonusu olmaz. Böyle bir durumda acı bir azapla cezalandırılacaklarını söylüyor kitabımız.

Şahitlik misyonu ise peygamberlerin yüce Allah’tan aldıkları dini yaşamlaştırma görevi ve sorumluluğudur. Yüce Allah onlara emrediyor ve nazariyeyi indiriyor. Onlar da bunu pratize ediyorlar. İnsanlar da peygamberlerde gördükleri bu uygulamaları esas almak suretiyle dini yaşamlaştırıyorlar. Bu çerçevede peygamberlere itaat etmek gerekir. Peygamberlerin bu şahitliklerini biz de bizden sonrakilere taşıyoruz.

Peygamberlerin (Allah’ın Selamı üzerlerine olsun) bu uygulamaları din koyuculuk anlamına gelmediği gibi, Kur’an’a alternatif müstakil bir kaynak oluşturma anlamına da gelmemektedir. Kur’an ve peygamber (a)’ın uygulamasını yarıştırmak doğru değildir. Çünkü bağımsız iki kaynak değil, peygamber (a)’ın uygulaması olan sünnet, Kur’an’ın pratize edilmesi, yaşamlaştırılmasıdır. Bu çerçevede Peygamber (a) din koyucu değil, din koyucu / şari’ olan Allah’tan aldığı dini uygulayandır. Çünkü tek ilah yüce Rabbimizdir. Bu da “La ilahe illallah”’ta mündemictir / içkindir. Tek ilah olan yüce Rabbimiz tek din koyucudur da. O dini nazil eder, resuller bunu uygulamaya geçirerek insanlara iletirler. Çünkü peygamberlerin misyonu salt tebliğ değil aynı zamanda hikmeti  talim / öğretim ve tezkiye / arındırmadır da. Bir çok ayeti kerimede geçtiği gibi. Kendi toplumlarını eğitmek suretiyle bize kadar uygulamaları / mütevatir ameli sünnetleri geliyor. Bizim de bu uygulamalara tabi olmamız gerekir.

”Allah, müminlere, aralarından kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulundu. Oysa, bundan önce açık bir sapıklık içinde idiler.” 3. Al-i İmran:164

”O’dur, ümmiler içinde kendilerinden olup onlara ayetlerini okuyan, onları temize çıkarıp parlatan, onlara kitap ve hikmet öğreten bir peygamber gönderen. Oysa bundan önce açık bir sapıklık içindeydiler.” 62. Cuma:2

Peygamber (a)’ın uygulamalarını evrensel olan ile belli dönem ve şartlarla mukayyet olan uygulamaları arasında belli bir fark olması gerektiğini savunan alimler vardır. Haliyle evrensel olan bağlayıcı (namazın kılınış şekli, hac, oruç vb.) olacaktır, diğerleri ise bize mantık ve usul itibariyle örneklik teşkil edecektir.

Kur’an ve sünnet ilişkisi çerçevesinde şunlar söylenebilir:

Sünnetin ölçü olarak alınması başka, kaynak olarak alınması ise başka bir şeydir. Sünnetin ölçü olması, tek başına belirleyici ve mesnedini Kur’an’dan almadan kabul edilmesi anlamına gelecektir ki bu yanlış olur. Sünnet örnek olmaktan çıkarılıp, ölçü konumuna getirilirse, Hz. Peygamberin bütün uygulamaları bütün çağlara ve şartlara teşmil edilmiş olur. Çünkü dinde tek ölçü ve mutlak belirleyici olan sadece Kur’an’dır. Sünnetin de Kur’an gibi mutlak kaynak ve ölçü olarak alınması yanlıştır. Sünnet bize Kur’an’ın değişik şart ve zamanlarda nasıl uygulanacağını da öğretiyor.

Kur’an tek başına ölçü ve kaynak iken, sünnet kaynağını Kur’an’dan alan bir örnektir. Kur’an kat’i ve mutlak doğru, sünnet ise, sıhhati ne olursa olsun zannidir. Sünnetin doğruluğu, Kur’an’a mutabıklığı oranındadır. Sünnetin anlaşılması ve tespiti Kur’an ile mümkündür.

Peygamberlerin Beşeriliği

Peygamberlerin beşeriliği apaçık bir gerçekliktir. Peygamberler beşer olmaları hasebiyle ilahi yetkilerle donanmış değiller. İlahi olanı beşer düzeyinde uygularlar.

İlahi vahyin yaşamlaştırması sırasında peygamber (a) defalarca uyarılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de bu çerçevede ayetler sözkonusudur. Örneğin Abese Suresi’nin ilk ayetlerinde anlatılan olay bu konunun somut bir örneğidir: ”Surat astı ve döndü. Kör geldi diye. Ne bilirsin, belki o arınacak. Yahut öğüt dinleyecek de öğüt kendisine yarayacak. Kendisini zengin görüp tenezzül etmeyene gelince; sen ona yöneliyorsun. Onun arınmasından sana ne? Fakat koşarak sana gelen, korkarak gelmişken sen onunla ilgilenmiyorsun.” 80. Abese:1-10 Yine Peygamber (a)’in Tahrim Suresi’nde helal olan şeyi kendisine haram kılması(66/1) ve ya Tevbe Suresi’nde (9/43, 86) savaşa gitmek isteyenlere izin vermesi gibi tavırlarından dolayı ikaz edildiğini biliyoruz. Sabah akşam Rablerine dua edenleri yanından uzaklaştırmaması (6/92), kendisine gelen ilimden sonra inkar edenlerin havalarına uymaması (13/37) kendisinden istenmiştir.

Bu uyarı ve ikazlar aynı zamanda peygamber (a)’ın uygulamalarının vahyin kontrolünde ve gözetiminde gerçekleştiğini bize göstermiş oluyor. Çünkü peygamberlerin yanlış yapması diğer insanların yanlış yapmalarına benzemez. Onlar yanlış yaptıkları zaman arkalarındaki müminler de aynı yanlışları yapacaklardır. Çünkü peygamberlere itaat farzdır. Vahyin muheymin sıfatı burada devreye girerek, nebevi uygulamayı düzeltiyor. Uyarıdan sonradan ortaya çıkan şey ve mütevatiren bize kadar gelen uygulama da bir çeşit ilim ifade eder. Müminlerin buna uyması gerekir. Çünkü Yüce Rabbimizin gözetimde bir pratik gerçekleşiyor ve bu pratik eleştirilmiyor.

Yine peygamberler beşer olmaları hasebiyle gaybi bilmezler, ancak yüce Rabbimizin bildirdiği kadarını bilirler. Kur’an-ı Kerim bu konuda da zengin örneklikler sergiliyor. Tek ilah olan Allah’tır. Onun ortağı yoktur. İlahi tüm vasıflar ona aittir. Hamdın tümü de onundur. Yüceltilmesi gereken, övülmesi gereken biri varsa o da O’dur. Peygamber (a)’ın büyük bir ahlak üzerinde olmasını da yüce Rabbe borçluyuz ve hamdımızı O’na iletiriz. Peygamberlerin gaybi bilmediklerine dair ayetler kitapta bolca yer almaktadır.

De ki: ”Size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmiyorum. Ve size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum.” De ki: ”Kör ile gören bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?” 6. Enam:50 ya da ”İşte bunlar gayb haberlerindendir. Bunları sana vahiyle bildiriyoruz. Bundan önce bunları ne sen bilirdin, ne de kavmin. O halde sabret, akıbet muhakkak muttakilerindir.” 11. Hud:49

Kur’an’ın ve sünnetin kaynaklığı meselesini kısaca şöyle özetleyebiliriz: Din / Şeriat yüce Rab’den indirilendir. Bu indirilen mesaj mübin / apaçık, mufassal / detaylı, müfesser / tefsir edilmiş, müyesser / kolaylaştırılmış ve tebyin / açıklanmış bir mesajdır. Yüce Rabbimiz bu mesajı insanlığa göndermiştir. İnsanlara düşen sorumluluk bu mesaj çerçevesinde bir yaşam oluşturmaktır. Tabii olarak gelen mesaj sözdür, kavldır, hadistir. Onun pratize edilmeye ihtiyacı vardır. Bunu da Rasulullah Muhammed (a) yapmıştır. Ortaya konan bu pratiklik / sünnet ayrı bir kaynak değil, yüce Rab’den gelen mesajın yaşamlaştırılmasıdır. Onun şahitliğinin yapılmasıdır. Yoksa peygamber (a)’ın uygulamaları bu çerçevede bağımsız bir kaynak olarak değerlendirilemez. İçice bir olgudur bu. Peygamber (a) da yüce Allah (cc)’dan gelen vahiyle kayıtlıdır. O da onu yaşamak zorundadır. Yüce Rab’den gelen vahye uymak zorunda olduğunu ayetler bize bildiriyor. Birinci kaynak Kur’an, ikinci kaynak sünnet yerine, şunu söyleyebiliriz, sünnet Kur’an’ın uygulaması, şahitliğidir.

Lämna ett svar

Pin It on Pinterest